Sergi: Laure Daviron

Laure Daviron
Laure Daviron’un övgüye değer detaycılığı, eserlerinin nadiren sergilenmesine yol açmış ve bu nedenle, bu şaşırtıcı dışavurumları, bazen kendini toprağın kalınlığına demirleyen, bazen de yeryüzünden gelen bir ivme ile yükselerek siyah, kahverengi ve beyazın tüm tonlarını kat eden bir kaosu ortaya çıkaran bu soyutlama rüzgârını iki ayrı mekanda keşfetmek olağanüstü ve harika bir fırsat.
Bu konudaki ilk bariz gözlem eserlerin tekil oldukları. Laure Daviron tamamen kendine ait bir konu icat ediyor. Çalışmaları herhangi bir akımın bir parçası değil. Resimleri insan türünü görmezden geliyor ve dünyanın, Yaratılış’ın ve Tufan’ın gizemini ortaya koyuyor.
Bu, maddeselliğin kısıtlamalarından kurtulmuş bir hayal gücünün etkisi altında her şeyin yapısızlaştırıldığı ve yeniden inşa edildiği bir zıtlıklar ve duyarlılık dünyasıdır. Burada “gerçeklik” yalnızca “parçalanma” ve “bulutların” hareketlerinde var olur: burada yüzen şey ayrışır. Çizgilerin ve renklerin, rüzgarların ve dalgaların hareketleri altında kaybolup gittiği, belirsiz ve kaotik gökyüzü ve deniz, asla bıkmayacağımız bir gösteri teşkil eder.
Sağanaklar, fırtınalar, eziyet dolu manzaralar, sisli zirveler, mağaralar hayallere dönüşür, sadece hayal gücünün isteğinin kaderine hükmettiği seraplar, vizyonlar düşlem ve karanlığın tadını ortaya çıkarır.
Karanlıktan aydınlığa. Laure Daviron’a göre, “gölgenin karmaşık bir yansıması” olan dünya, karanlığa doğru daha fazla eğilir; donuk bir karanlık değil, gölgelerin ortaya çıktığı, konturların şekillendiği ve ışığın ve yaşamın başlangıcını oluşturan bir karanlık. Doğal unsurların birbirine zıt mücadelesinin simgesi olan gece ve gündüzün savaşı, yeryüzü ve gökyüzünün, rüzgâr ve denizin savaşı da olabilir. Gece aydınlıkken güneş siyah olabilir. Işık nereden gelir ve bu ışık nedir? Yıldızların mı, güneşin mi, ayın mı, yoksa geminin fırtınaya karşı verdiği amansız mücadelenin ışığı mıdır? İnsanın ölüme karşı mücadelesi de olabilir, çünkü dünyayı kavramak için kişinin kendi “korkutucu ışık gölgesine” eğilmesi gerekir.
Laure Daviron bu görsel incelikleri, bu dokunuş okşamalarını, bu nadir nüansları, tüm bu kromatik süslemeleri, sadece onlarla hemen çelişki yaratmak için çoğaltıyor, görmemizi sağlamak için onların içinden geçen dikeyleri ve yatayları üst üste bindiriyor, bize köklerin yeraltı dünyasını, sadece hayal gücünün hevesinin imgenin kaderine hükmettiği bir kozmosu gösteriyor, bilincimizden kaçan bir kaygının yolunu açıyor: gölge ve ışığın sonsuz alanlarında yer alan görünmeze daha iyi kavramak için.
Bu eserler karşısında Nietzsche’nin şu sözlerini hatırlamalıyız: “Eğer uçuruma uzun süre bakarsan, uçurum da sana bakacaktır.”
Jean-Luc Maeso
Sergi Küratörü

BIYOGRAFYA

1970 doğumlu Laure Daviron, resim yapmaya on altı yaşında Toulouse’da bir suluboya sanatçısının yanında başlar.
Felsefe eğitimi ve çalışma hayatı arasında on yıl boyunca kendi başına çalışır, çeşitli teknikler dener (kuru pastel, yağlı pastel, çini mürekkebi, kolaj, yağlıboya, suluboya) ve 1992’den 1995’e kadar Paris’teki “güzel sanat atölyelerine” katılır.
1995 ve 2008 yılları arasında, kendi derinliklerine inmesini sağlayacak bir ara vermeye karar verir.
2009 yılında, resim hayatına önlenemez bir güç olarak geri döner ve çeşitli teknikleri öğrendiği ve yağlı boya resim bilgisini genişlettiği natüralist ressam Hélène LEGRAND’ın öğrencisi olur.
2010 yılında kendini tamamen resme adamaya karar verir ve 2013 yılına kadar Yüksek Sanat Okulu’nda (Ecole Supérieure d’Art) akşam atölyelerine katıldığı Clermont-Ferrand’a taşınır.

2010 yılından 2015 yılına kadar çalışmalarına ilişkin Chamalières’deki Amac galerisideki retrospektif sergi metninden alıntılar:
Benim yolum, ruhani boyutu zemin alarak insanlık durumunun keşfine dayanıyor. Bu ruhani boyut, resimsel bir kelime olarak, dünyaya bakış açımın hem sabitliğini hem de yenilenmesini yansıtıyor ve gerçek ile gayri maddi arasındaki sınırda, sorgulayıcı bir yerde konumlanıyor. Temalar genellikle şiirsel ya da metaforik olarak işleniyor…
Karışık teknikler oluşturuyorum. Kağıt veya tuval üzerine su, ceviz mürekkebi, çini mürekkebi ile başlıyorum. Sonra akrilik veya yağlı boya ile devam ediyorum. Resimlerimde pastel, kurşun kalem veya diğer malzemeleri de kullanabiliyorum.
2010 yılında işlediğim ilk konu dünyanın doğuşuydu: formun ortaya çıkışı, kaos ve yeniden yapılanma. Farklı güçleri incelemek beni zıtlıkları düşünmeye yöneltti ve bundan dolayı doğal olarak, bazı metaforlar ortaya çıktı. Üç yıl boyunca dünyanın derinliklerine gömüldüm – dünya nedir, nereden geliyor ve biz nereden geliyoruz? Bunlar dolaylı olarak farklı formatlarda, kağıt ve tuval üzerine sorulan sorular oldu.
2013 yılında, resimlerime başlamak için neredeyse sistematik olarak ceviz mürekkebi ve çini mürekkebi kullanmaya başladım.
Genel olarak, 2014’teki resimler somut dünya ile soyut dünya arasındaki bağlantıyı şiirsel ya da mahrem bir şekilde ele alıyor.
Koyu renk arka planları olan tuvaller, insanın derin mahremiyetini ve öteyle olan bağlantısını ele alıyor. Kâğıt üzerine yapılan eserlerde hareket kavramı hâkim – evren, zaman ve ruh.
2015 yılında, tuvalde olduğu gibi kağıt üzerinde de hala çalışmalar var. Hareket ve ilk hareketin spontanlığı devam ediyor. Burada söz konusu olan mekan-zaman, Varlık ve (hareket temasının devamı olarak) yörünge kavramı. Bununla birlikte, şiirsel yön mevcut olsa da, mahrem olandan daha evrensel bir vizyon eksenine geçiyoruz.

Sergi: Ortada/ it

Umut Azad Akkel’in Almanya ve Türkiye’de gerçekleşmesi planlanan “Ortada/it” projesinin ilk ayağı olan Çocuk Oyuncağı ve “Cube with holes on it” isimli yerleştirmeleri 20 – 27 Aralık tarihlerinde İzmir Galeri A’da görülebilir.

Bu proje, Paulo Freire’nin “Ezilenlerin Pedagojisi” kitabının ilham verdiği sosyal kodları ve bunların oyun teması aracılığıyla ele alındığı bir deneyimi hedefliyor. Temel ve herkesçe aynı olduğu düşünülen kavramların, potansiyel karşıtları olma ihtimalini irdeleyen bu proje eşitlik, ayrımcılık, haz gibi kavramların herkes için aynı yerde durmaması ve bu farklılıkları sorgularken aslında birer faile dönüşebilme ihtimali üzerine düşünme alanına davet ediyor. Aynı zamanda sanatçının kendi deneyiminde  yaşadığı kırılımlar, sosyal dışlanma, aidiyet, bir sosyal grubun parçası olmak ya da olamama serüveninden hareketle sosyal alanlarımıza sorular sormayı hedefliyor.

Bir oyunun parçası olmak

İktidar sahibine öykünen ezilenin, rollerin değiştiği bir kurguda tahakküm ve kontrol mekanizmalarını aynı şekilde kullanma olasılığını gözden kaçırıyor muyuz? Oyun, bu dinamikleri küçük bir simülasyon olarak sunarken aynı zamanda eşitlik ve ayrıcalık, kazanma ve kaybetme, güç ve zayıflık gibi karşıtlıkları ele alarak, hem oyunda hem de gerçek yaşamda hangi rolleri üstlendiğimizi sorgulamamıza olanak tanıyabilir.

İddiası eşit şartlarda başlamak olan bir oyunda, avantajlı ve dezavantajlı tarafların kim olduğunun sorgulanması, eşitsizlik ve ayrımcılığın nasıl da birbirine bağlı olduğunu düşündürürken; zarar verme arzusu, rekabeti ve zafer hissinin olası failliğine odaklanıyor, eşitlenme tahayyülüyle ayrıcalığın konfor alanından çıkamadığımız yerleri mercek altına alıyor.

SERGİ: MARDİVEN

MARDİVEN projesi, “ATÖLYE İLE” yi oluşturan üç fotoğraf tutkununun katkı koyup bütünleştirdiği bir çalışmadır.

MARDİVEN, ortak Mardin gezimizde kent ve yöresinin etkileyici atmosferinin bize verdiği ilham sonucu hayata geçen bu çok katmanlı çalışma bir anlamda şehrin çok kültürlü zenginliğinin metaforik bir temsilidir. Kentin dokusunun kaçınılmaz unsuru merdivenler ise projemizin adının doğuş noktası olmuştur.

Gezi sonrasında, yaşamakta olduğumuz(Karaburun, Bükreş, İzmir olmak üzere) üç ayrı yerden, sırayla, üç ayrı göz ürünü Mardin görsellerini yaklaşık bir yıl boyunca birbirimize bir sistem dahilince ilettik; kullanılan dijital katmanlarla fotoğraflarımız son şekillerini aldılar.

Mardin’in zengin kültürel yapısı bu çoklu çalışmamızın ilk ve başlıca motivasyonuydu. Teknik olarak katmanlarla çalışırken görsellerimiz Mardin’in çok katmanlı kültürel yapısına paralel olarak gelişti. Çalışmalarda toprak renkleri kentin mimari yapısını ve yıllanmış geçmişini yansıtırken, canlı renkler bugünün hareket dolu yaşamını ifadesi oldu; ortak hafızamızda yer alan imgeler, çalışmalarımızda soyutlanarak kendi görsel estetiğini yarattılar.

Ayrı kültürlerin buluşması ve uyumunun simgesi olmuş Mardin kentine dair bu proje, üç farklı fotoğraf dilinin son bir görselde uyumla bütünleşmesi dolayısıyla, ‘farklılıklarının bir aradalığı’ kavramına bir güzelleme olarak düşünülebilir.

Renklerin zenginliği ve katmanların derinliği, bu coğrafyanın şarabının damakta kalan nefis lezzetini yansıtıyor olsa gerek!”

MARDİVEN project is the work of three ambitions photographers who are members of the collective “Atölye İLE“, where following the contribution of each one on the same image, a single integrated image was produced.

MARDİVEN, a multi-layered work which came to being as a result of the inspirations we felt in the fantastic atmosphere of the city and its environs during our visit to Mardin together; it is, in a way, a metaphoric repsentation of the city’s richness and multi-layered culture. The word merdiven(meaning stairs in Turkish), as the unavoidable elements of the city’s texture, is the source for the birth of project’s title.

After the trip, from our residences apart from each other (to name them: Karaburun,Bucharest, İzmir), we systematically shared for a period of approximately a year the Mardin images created with three different eyes using digital layers for the layers for the purpose of producing single final images.

The rich cultural structure of Mardin was the instant and main motivation that led us to work on this multi-layered project. As we worked together technically with layers, the images developed in richness parallel to the multi-layered cultural structure of Mardin. In the images; as earth colors represented the city’s architectural structure and its ages past, vivid colors expressed today’s life full movement; the common impressions in our minds turned abstract, creating an authentic visual aesthetic.

Because of three photographic languages integrated in a final image with harmony, this project about Mardin-the melting pot of cultures and symbol of harmony, can be considered as praise to ‘the coexistence of differences’ concept.

The richness of colors and the depth of layers must be reflecting the delicious taste this region’s wine leaves on the palate!”

SERGİ: MÜHÜRLENMİŞ

Hepimizin hafızasında, derinlerde, yoğun duygularla varlığımızı etkileyen yaşanmışlıklar saklıdır. Üstü örtülü, hapsedilmiş, hatta mühürlenmiş bu anılar bizimle birlikte yaşarlar ve bir gün paylaşılmak, gün ışığına çıkmak için beklerler.

MÜHÜRLENMİŞ; anıları kadar fotoğraf dilleri de farklı ATÖLYE İLE üyeleri İlke Coşkuner, İlknur Baltacı ve Liane Bencuya’nın, yürüttükleri atölye çalışmaları esnasında anılara ait paylaştıkları ortak duygular sonucu, her birinin benliğinde saklı anıları görünür kılmak isteğiyle oluşmuş üçlü bir projedir.

SEALED

We all have in our memory some hidden, uncovered, actually imprisoned experiences that effect our being with strong emotions. These experiences live along with us and wait for a time to be shared, to come into daylight.

Sealed is a threesome project produced by members of photography colletive “ATÖLYE İLE” İlke Coşkuner, İlknur Baltacı and Liane Bencuya, whose styles vary as much as what they hide deep in each one’s memory. In the course of working together, due to common emotions evoked when sharing one anothers’ memories, each one has decided to open up the imprisoned experiences of her being through her “sealed” work.

Sergi: Melike

MELİKE ÖZKARAKAHYA

Kısa Özgeçmiş

Melike, İzmir Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi’nde başladığı resim eğitimini, Marmara Üniversitesi GSF Resim Bölümü‘nde tamamladı. Studio Oyuncuları’nda Performatif Oyunculuk ve Sahneleme Yöntemi üzerine çalıştı. Yurt içi ve yurt dışında plastik sanatlardan performatif sanatlara uzanan çeşitli atölyelerde yer aldı. Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi Sanat Bölümü’nde yüksek lisans yaptı. “Disiplinlerarası Sanat Bağlamında Robert Rauschenberg, William Forsythe, Jérôme Bel’in Eserlerinde Koreografik Nesne” adlı bir tez yazdı. Resim yapma pratiğine dayalı, video-ses ve fotoğraf alanlarını da içeren çalışmalar yapıyor.

Sanat Pratiği Hakkında

Yazı: Fırat Yusuf Yılmaz

Melike’nin kişisel sergisi, sanatçının uzun süredir devam ettiği ‘resim yapma’ pratiğini ve ona eşlik eden fakat kendi içerisinde bir o kadar da farklılaşan diğer üretimlerini bütünlüyor. Kaotik denebilecek bir eforun, uzamın -zemin dahil- her aksını kullanan bedensel jestlerin ve seri şekilde oluşan notasyonların bir arada bulunduğu ‘resimleri’; resim yapmanın gramerini, ana iskeletini ve temel aksiyonlarını ifşa eder. Bez üzerine kömür, pastel, akrilik, yağlı boya, kalem ve sprey boya ile yaptığı hamleler, resim geleneğinin figüratif ve bilgi üreten anlatım dili ile uzlaşmaz. Bunun yerine deneyselliği, anlık olanı, dürtüleri ve resimsel kışkırtmaları takip eder. Ham tuval bezinde serbestçe fakat agresif bir tavırla yüzen sert çizgileri ve oluşturduğu puslu yüzey üzerinden temellenen darbeleri, bedenin boşlukla kurduğu ilişkiyi görünür kılar. Böylece, koreografik bir mesafelenme aracılığı ile, işlere bakan kişinin yaşadığı, pasif bir izleyici olma illüzyonu kırılır ve onları üretimdeki anlamı kendisinin çözmesi gereken karanlık bir bilmece ile baş başa bırakır.

Melike, işlerini oluştururken performatif ve tiyatral metodları yüzey üzerinde sistematik olarak kullanır fakat aynı zamanda kimliğini kaybettiği kaybolmaların da peşindedir. Kendi gölgesini kullandığı fotoğrafları tam da bu çözülmenin eşiğinde duran, kökten tamamlanmamış görünenlerin girift bir toplanması gibidir. Sanatçının resim yaparken ki hareket anına yakın bir partisyonu AG destekli motion video sayesinde, üretime aktarılan zamansallığı bütün sekanslarıyla birlikte açığa çıkarmakla birlikte başlı başına bir gölge tiyatrosu sunar. Geçtiğimiz yıl aksiyon, müzik ve formların seslere dönüşümü üzerine düşünürken oluşturduğu son serisi, resmi genişletilmiş bir pratik olarak ele alır. Üretmiş olduğu işlerden yola çıkarak beste yapan Periklis Tsoukalas ile birlikte çalışarak, sesin soyut niteliğini araştırırlar. Sanatçının disiplinlerarası yaklaşımı, farklı enerji düzeylerini aynı resimlerinde olduğu gibi bir araya getirir ve çoklu anlatılara yol açacak şekilde onları sentezler. Çalışmalarına bütünsel olarak bakıldığında, hepsi ”resim yapmanın imkansızlığının ve aynı derecede belirgin olan resim yapmamanın imkansızlığının bir göstergesi” [1] olarak konumlanırlar.

[1] Provisional Painting, Raphael Rubinstein, Art News, 2009, https://www.artnews.com/art-in-america/features/provisional-painting-raphael-rubinstein-62792/

Sergi: Postpartum

Kaptan’ın son çalışmaları „anne“ kavramına odaklanıyor. Tasarlanmış, ancak henüz gerçekleştirilmemiş  SÜT başlıklı yerleştirme ve İzmir’de A Galeri‘de sunulan Paspartum başlıklı özgün baskı dizisi bu kavramı sanatçının özel yaşamı üstünden incelemeye ve irdelemeye açıyor.

Postpartum başlıklı siyah-beyaz baskı tekniğiyle üretilmiş çalışma, sanatçının kendi deyimiyle “annelik buhranı” üstüne soyut bir süreci sunuyor. İlk bakışta minimal geometrik şekiller olarak görünen imgeler, aslında çikolata, kurabiye, oda parfümü ve antidepresan ilaçların ambalajları ve karton kutuları… Burada yine özel yaşamın küçük ama olamazsa olmaz ayrıntılarında işlev taşıyan ve Neo-kapitalizmin ürünü olan nesneler ile bir hesaplaşma süreci inceleniyor.

Cemile Kaptan İlişkisel Estetik üretimin sunduğu olanakları bu performatif işlerinde ince ayrıntıları epistemolojik ve ontolojik bir düşünsel temel üstüne yerleştirerek kullanıyor. Postmodernizm ve sonrasında gelişen sanat üretim türleri kadın sanatçıların müttefiki oldu; her ne kadar statükoyu değiştirmek kolay olmadıysa da. Cemile Kaptan’ın bu kendi bedeni ve ruhununun biyolojik ve psikolojik özelliklerini çekinmeden açıklayarak kurguladığı yapıtlar toplumun muhafazakarlığının, gerçekleri gizleme eğilimlerinin katı kurallarını dürtüyor.   Her sınıftan kadınların yaşadığı ama her zaman gizli kalması beklenen bu deneyimleri açıklayarak, kullanma tarihi geçmiş meta-anlatılara meydan okuyor. Bu yapıtlar izleyiciye olumsuz bakışını dönüştürmek için görsel şiirsel görüntüler sunuyor. Ülkemizde kadınların sorunları hiçbir zaman tam anlamıyla çözülmedi. Ancak geleneksel kadın nitelikleri olarak adlandırılan paylaşım, iletişim, esneklik ve iş birliği yapma arzusu giderek daha önemli hale geliyor ve bunların ülkelerimizde meydana gelen temel değişimlere büyük katkıları oluyor. Cemile Kaptan bu işleriyle bu olumlu sürece katkı sunuyor.

                                                                                                                                                        Beral Madra, Ekim 2023

POSTPARTUM

Daha insan olmaya dair sorunları, sorguları ve eksiklikleri hazmedememiş bir toplumda,              

–büyük harflerle– ANNELİK buhranından bahsetmeye yelteniyorum.

Öyle ki, anne olmanın yükünü sorgulamak, konuşmak değil, hissetmek  bile ayıp.

Özellikle bizimki gibi bir geçiş neslinde, kendi gördüğü ebeveynlikle yeni binyılda göstermesi

beklenen ebeveynlik arasında sıkışan, her şeye yetişmeye çalışıp BİREY kalmaya inat eden

kadın-insan için annelik, dünyaya getirdiği yeni insanla birlikte  bir kimlik bunalımı, bir öz-kaybı

doğurabiliyor.

Bunu, hiç değilse konuşmaya yelteniyorum.

Çünkü evet, “ … ışığın olduğu yerde gölge de vardır.”

Derdimi estetik bir dile dökmek adına, eve, belki kadına dair, domestik nesnelerle, hatta

bizzat depresyonu temsil eden antidepresan ilaçların ambalajlarıyla bir oyuna girerek, dört

duvar arasındaki bir karanlığı, monokrom monoprintlerle minimal bir alfabeye çeviriyorum.

Kalıplar, önce soyut bir dile dönüşüyor; sonra bir yerde belki Kâbe’yi ya da bir toplu konutu

çağrıştırarak bir araya geliyor; domestik bir bunalımı totemleştiriyor.

Patolojik bir nesneden çıkarak, toplum yaşamını, üst üste alt alta sıkışmış bir yığın kadını anıyor.

Bu anlamda, serginin bir depresyon anıtı inşa etmesine yelteniyorum.

                                                                                                                                                    Cemile Kaptan, Ekim 2023

CEMİLE KAPTAN

Lisans ve lisans üstü eğitimlerini Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde tamamlayan Cemile Kaptan, daha sonra İtalya Floransa’da resim restorasyonu eğitimi almıştır.

Öğrenciliğinden itibaren; seramik, resim, gravür, desen, fotoğraf, yerleştirme ve videolarında melankoli, aidiyet, kayıp, yas, özlem konularına mahrem bir gerçeklikle eğilirken, an’a odaklanan minimal bir görsel dil seçmiştir.

Eserleri 1999’dan bu yana yurtiçi ve yurtdışında pek çok karma sergide sergilenen Cemile Kaptan’ın, Kum ve Diğer Renkler ve Dehliz adlı iki kişisel sergisi bulunmaktadır.

Sanatçı üretimini İstanbul’da sürdürmekte ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.

SERGİ : ELSA ve MARCEL’LER – “Le Système M”

Le Système M, Elsa ve Marcel’ler sergisi, bir iz sürme ve yeniden üretme çalışmasıdır. Bu çalışmada, Berlin, Arkonaplatz bit pazarından alınan siyah bir kutudan çıkan metinler, eskizler ve belgeler merkeze alınarak sanatçı Elizabeth Albertine von Dasein (gerçek adı Elizabeth Freytag) ‘ın 1966 – 1982 yıllarındaki üretimleri yeniden kurgulanmıştır. Araştırmacı, küratör, sanatçı rollerinin sıklıkla yer değiştirdiği serginin üretim sürecinde, siyah kutudan çıkan çoğu belgede referans verilen “M Sistemi” anlaşılmaya çalışılmıştır. Dadacı kelime oyunları, alaycılık ve anlamsızlıkla, sanatsal üretim ve yeniden üretim üzerine yazılmış bir kolaj şiir olan Le Systeme M, Elsa’nın çalışmalarının merkezine Marcel’leri yerleştirir. Kutudan çıkan diğer belgelerde de, Marcel Proust, Marcel Duchamp ve Marcel Broodthaers’a doğrudan ve dolaylı pek çok referansa rastlanır. Bu nedenle sergide yer alan eserler, Elizabeth A. von Dasein (E. Freytag)’ın Marcel’lere yaptığı yolculuğunun izini sürer.
Elsa’nın ya da gerçek adıyla Elizabeth Freytag’ın, yaşam öyküsü tam olarak bilinmemektedir. Broodthaers’la karşılıklı telgrafları olsa da notlarda ya da mektuplarda tanışıklıklarına dair bir ibare yer almaz. Dünya Savaşları nedeniyle ailesinin pek çok kere göç ettiği bu nedenle de kendisinin Almanya, Hollanda, Belçika ve İngiltere’de yaşadığı anlaşılmaktadır. Mektuplarından birinde de bahsettiği üzere 1986’dan sonra Meksika Cancun bölgesine yerleşmiş olabileceği tahmin edilmektedir.

Özgül Kılınçarslan’ın, 2017 -2023 yılları arasında yaptığı araştırmaların ve üretimlerin yer aldığı bu sergide, Elizabeth Freytag’ın bir dönemine ait çalışmaları yeniden üretilmiştir. Elsa’nın, Marcel’lerin sanat görüşlerini ve çalışmalarını merkeze aldığı eskizleri ve notları sergiye kaynaklık etmiştir. Siyah kutudan çıkan notlarda, Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde serisinden sanat, hayat ve insan psikolojisiyle ile ilgili birçok alıntıya rastlanmıştır. Duchamp’ın Bekârları Tarafından Çırılçıplak Soyulmuş Gelin için yazdığı notlara, ortaya attığı çözümsüz satranç problemine ilişkin alıntıların yanı sıra, sanat ve hayat ilişkisi, hazır yapıt, metin -imge gibi konulardaki yaklaşımlarına dair Elsa’nın kısa yorumlarından yararlanılmıştır.Tıpkı Broodthaers’in Un coup de dés jamais n’abolira le hasard (Bir zar atışı asla şansı ortadan kaldırmaz) adlı eserinde olduğu gibi, Elsa’nın sanatsal tavrında edebiyat ve sanat tarihine gönderme yapan reprodüksiyonların belirleyici rolü bu sergide yer alan eserlerde de korunuyor.

Özgül KILINÇARSLAN
2002 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü’nden mezun oldu. 2007 yılında DEU Güzel Sanatlar Enstitüsü Resim Bölümünde Yüksek Lisans, 2013 yılında Sanatta Yeterlik eğitimini tamamladı. 2013 yılı güz döneminde DAAD (Deutscher Akademischer Austauschdienst) Alman Akademik Değişim araştırma bursuyla UdK (Universität der Künste Berlin) Art in Context Enstitüsü’nde misafir araştırmacı olarak çalıştı. 2005 – 2013 yılları arasında DEU Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nde araştırma görevlisi ve 2014 – 2018 yılları arasında MKÜ Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Bölümü’nde dr. öğr. üyesi olarak ve çeşitli idari pozisyonlarda çalıştı. Halen, İzmir Ekonomi Üniversitesi, Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi, Görsel İletişim Tasarımı Bölümü’nde bölüm başkanı olarak
çalışmaktadır.
Sanatçı ve küratör olarak İzmir, İstanbul ve Finlandiya’da çeşitli sergilerde yer almıştır. Edebiyat ve görsel sanatlar ilişkisi üzerine yaptığı çalışmalarının yanı sıra Art Unlimited, Milliyet Sanat, Warhola ve İstanbul Art News vb. sanat dergilerinde yazıları yayımlanmaktadır. KARANTİNA ve Dahili Bellek sanat inisiyatiflerinin kurucusudur. Türkiye’de kültür sanat ve ona komşu alanlarda çalışan bağımsız organizasyonların görünürlüğünü artırmayı amaçlayan BAĞIMSIZLAR (Bagimsizlar.org) proje ekibinde yer almaktadır.