Sergi: Duygular&Foça


Elifcan Kaner ve Zeynep Atik Miniscalco’nun “Duygular&Foça” ismini taşıyan, anne-kız sergisinde Duygular ve Foça’nın kedilerini ele aldığı resim çalışmaları yer alıyor. Kaner ve Miniscalco resim çalışmalarında duyguların derinliği ve kedilerin Foça’ya kattığı değerlere yer veriyor.

Sergi: Doğa’dan Dokular

Nuri Aslan’ın “Doğa’dan Dokular” ismini taşıyan, kişisel sergisinde doğayı ele alan resim çalışmaları yer alıyor. Sanatçı, doğal mekânların en bilinenlerinden kayalar, vadiler, ağaçlar, dereler, taşlar, tepeler, dağlar, ormanlar, patikalar vs. ve onların renkleri, dokuları hayatımızda önemli etkilerini ele almıştır.

Sergi: Farklı Kimlikler

Evşen Algı Çelik’in “Farklı Kimlikler” ismini taşıyan, kişisel sergisinde kadınları ele aldığı resim çalışmaları yer alıyor. Sanatçı, resim serüveninde her zaman renkli dünyasını yansıtan çalışmalara yer veriyor. Birçok eserinde kadınlara yer veren Çelik, kadınların farklı yapılarını yansıttıkları dünya ile iç dünya arasındaki farklılıkları yansıtmaya çalışıyor. Toplumun olmasını istediği karakterde olmayıp kendi olan kadınlar eserlerini süslüyor.

Sergi: Zaman Ayarlı

 

 

Küratör: Özgür Demirci
Afiş Tasarım: Emre Yıldız
12 – 26 Şubat 2019
Açılış: 18.00
 
 
Cenkhan Aksoy’un “Zaman Ayarlı” ismini taşıyan, dördüncü kişisel sergisinde hayatının üç farklı evresinde gerçekleştirmiş olduğu resim çalışmaları yer alıyor. Aksoy’un çalışmalarının temelini oluşturan zaman kavramı, çeşitli düşünme pratikleriyle mekânsallaştırılmış soyutlamalar olarak karşımıza çıkıyor. Toplumsal ve bireysel olarak tecrübe edilen süreçler, dağılmış parçalar halinde sanatçının hafızasının temsiliyetini sunuyor. Renklerin oluşturduğu çağrışımlar, belleğin tanık olduğu gerçeklik ve unutma arasındaki bağla zamanı sonsuzlaştırıyor. Goethe’nin, Renk Öğretisi kitabında bahsettiği zıtlık prensibini, ışık karşısında gölge ve karanlık karşısında aydınlık olarak ele aldığımızda, bu zıtlıkların hareketinden veya iç dinamiklerinden oluşan renklerin, Aksoy’un hafızasında yer eden olaylarla bütünleştiği görülüyor. Sanatçının kurguladığı renk dili, yeni görme biçimleri kazandırdığı formları ortaya çıkarıyor. Birbirine karışan renk ve formlarla belirsizliğe doğru ilerleyen müdahaleler, toplumsal süreçte sanatçının zihnini meşgul eden zaman aralıklarını yansıtıyor.
Çalışmalarına İzmir’de devam eden Cenkhan Aksoy, 2016 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünde tamamladığı lisans eğitiminin ardından aynı üniversitede ve bölümde yüksek lisans eğitimine devam etmektedir. Feral Troop – NomadMind – İzmir – 2018, Automaton – 1888 & sütüdyodevam – İzmir – 2017, Metropol II – Birgit Dalums Atelier – Kopenhag – 2017, Kendi Kendine – Torun – Ankara – 2013 gibi yurt içinde ve yurt dışında birçok sergiye katılan sanatçı aynı zamanda İzmir’de kamusal alanda etkili projeler yapan Darağaç isimli sanatçı kolektifinin üyesidir.
 

Sergi: İnsan Nedir?

 

“İnsan Nedir ?
Resimlerimde genel olarak kadın, kadın ruhunun incelikleri, kırılganlıkları ve her zorluğa rağmen arzularının ümitlerinin yeşerdiğini, karanlıkta ışığı bulabilme hislerine sahip olduğunu göstermek istedim.
Resimlerimde kullandığım simgelerle, hayatta karşılaşılan duygusal zorluklar, var olma, doğum, sadakat, zaman, belki de bu şekilde insan nedir sorusuna yanıt olarak yaşamın içinde bizi insan yapan duyguların bütünlüğü olduğu kanaatine vardım.”

“Cehennem’e bir kez uğrayanın

üstüne siner ölümün kokusu

Karışır aklı en sağlam olanın bile

Çekilir kanı, bağı bahçesi hastalanır

Çölleşir sulak tarlası bile…”

 

Bu alıntı günümüzden 5000 – 6000 yıl önce yaşandığı söylenen Mezopotamya’da kurulu Sümer kent devletlerinden Uruk kralı Gılgamış’ın,  öldükten ancak 1000 yıl kadar sonra yazının (çivi yazısı) keşfedilmesi sonucu  kulaktan kulağa yayılarak gelen trajik destanı sayılan Gılgamış Destanı‘ın hemen girişinde yer alıyor. Bilindiği üzere destan, bir canlı olarak güçlü insan cinsinin tipik temsilcilerinin ilklerinden sayılan Gılgamış’ın kadim Ölüm‘e karşı Sonsuz Yaşam arayışının binlerce yıl öncesine dayalı tarihin en eski yazılı metni olarak kabul ediliyor.  Mezopotamya’da kurulu Sümer ülkesi Uruk kenti kralı Gılgamış, Tanrılara Sonsuz bir Yaşam sunulurken neden İnsana sınırlı bir yaşam bırakıldığını insani ve toplumsal olarak sorgulayan efsanevi bir kişilik…

Ekrem Kahraman, Gılgamış Destanı’yla ilk kez, 1970 yılı başlarında henüz öğrenciyken Devlet Güzel Sanatlar Akademisi öğretim üyelerinden Belkis Mutlu’ya ait Efsanelerin İzinde kitabıyla tanıştı ve bir daha da hayatından hiç çıkarmadı.Sanatçı, 2015 yılında kendisinden bir dergi için istenen Dante ve onun İlahi Komedya‘sıyla ilgili bir yazı üzerine çalışırken İlahi Komedya’nın izleri onu önce büyük İslam düşünürlerinden Ebu Ala el Maarri‘ye, sonra da daha derin bir etkiyle Gılgamış Destanı‘na yeniden götürecektir. Sanatçının kendi tanımlamasıyla Büyük İnsanlık sanki hep aynı yerinden, aynı neden durumdan ötürü sürekli pot vermektedir. Bir dizi paralel toplumsal, kültürel sıkıntı ve çıkmazın üst üste binmesiyle oluşan bu doğal, kendiliğinden potlar aklımızın ve gözlerimizin basiretine sert bir biçimde çarparak kendi kırılgan gerçekliğini unutkan hafızalarımıza ve kafamıza kafamıza vurmaktadır sanki: Mezopotamya kültürlerinin tarihe geçirdiği Gılgamış Destanı‘ndan, yine aynı dönemlerde ortaya çıkan Zerdüşt dininin etkin din adamlarından Arda Virâf’ın Ardavirafname‘sine, Gılgamış Destanı ve Ardavirafname’den Homeros’un İlyada‘sına, Homeros’tan Elealı Parmenides’in gerçeklik  arayışına çıktığı Doğa Üzerine şiirine, Parmenides’ten Vergilius’un Troialı kahraman Aeneas’ın epik destanına, Vergilius’un Aeneas’ından Hz. Muhammed’in Miraç Gecesi meseline ve oradan da Dante’nin İlahi Komedyası‘na varana kadar bildik bütün kadim destansal ya da dinsel anlatılar aynı imgesel insanlık çizgisini sürdürürler. Bu, tarihsel kadim bir anlatı geleneğidir. Aralarında binlerce yıllık zaman dilimleri, katmanları sıralansa da söz konusu bu dinsel, yarı dinsel, destansal metinler aslında hem birbiriyle iç içedirler hem de birbirine eklemlenip yenilenerek gelişen geleneksel -edebi- metinlerdir. Belki de günümüzde yeterince fark edilmese de muhtemeldir ki sonsuza kadar da yinelenmeye devam edecek…”

Kahraman, bu yoğun etki ve duyumlarla başladığı Gılgamış’ın Yaprakları dizisi resimlerine aynı süreçte başladı ve tıpkı çivi yazısı tekniğiyle sürdürdüğü çalışmalarını 2016 yılında İstanbul’da RENART Sanat Galerisinde sergiledi. Sadece yazı ve sergiyle de yetinmedi; ünlü Asur kralı Asurbanipal’ın isteği üzerine Gılgamış Destanı’nın elimizdeki biçimiyle ilk yazarı olarak kabul gören ve M.Ö. 1300-1000 yılları arasında Asurlu ya da Akadlı olduğu söylenen “Şeytan Kovucu” ünlü şair Sîn-lēqi-unninni’den 3000 yıl sonra ikinci yeniden yazımını gerçekleştirdi ve adını da Gılgamışın Yaprakları olarak koyup yepyeni çağdaş bir destan olarak sergisiyle birlikte bir kitap olarak yayımladı.

Sanatçı orada da durmadı: Doğu ve Batı mitolojileriyle ilgili bir dizi yazı kaleme aldı ve çeşitli dergilerde yayımladı. İçine çekildiği bu entelektüel / insani duyumsal girdaplarının içerisindeyken de Gılgamışın Yapraklarıyla bağlantılı olarak Hatırlama ve Söyleme Zamanları başlıklı yeni bir destansı büyük bir şiire ve resim dizine başladı.Sanatçı İzmir Galeri A’daki bu yeni sergisinde birbirine bağlı bu iki dizinin resimlerinden bir seçkiyi sergiliyor.Sanatçının sergisi sırasında konuya ilgilenen izleyici ve okuyucularına Gılgamışın Yaprakları kitabına da ayrıca sunulacak.

 

Günler düş sürati içerisinde ilerlerken “Yusufçuk Yazı”nda, Ceylan Eşit eserlerinde usta şair Melih Cevdet Anday’ın 1963 tarihli ‘’Kolları Bağlı Odyseus’’ şiirinin ikinci bölümünden ilham almaya devam ediyor.

John Berger ‘’Ve Yüzlerimiz, Kalbim Fotoğraflar Kadar Kısa Ömürlü” adlı kitabında Anday gibi bireyin doğa ile ilişkisini irdelerken, kişinin kendi sesine kulak vermesinin önemini vurguluyor.

Kızılderili kültüründe “yusufçuk” haberci imgesiyle anılıyor. Clarissa Pinkola Estés ise arketiplere dair hikayelerinde yusufçuğun beden için içgüdüsel haberci bir duyarga olma özelliğinin öne çıktığını anlatıyor. Ceylan Eşit, Odyseus Destanı’ndaki gibi iki yol arasında kaldığında, bir karar anında kendi ezgisini dinler gibi kaligrafik hikayeci desenlerle şiirlerini birleştiriyor.

“Haziran’a hazırlıktı bir yusufçuk yazı.
Bizimki ana an-a.
Rüya kuvvetleri dinler gibi geçiyor yaz.
Bir yusufçuk anımız var insanlığı biriktiren.”

Ceylan Eşit desenlerin üstüne bir ilk yaz notu düşüyor, düşle gerçek arasında.

Ceylan Eşit, 1982 doğumlu. Özel Türk Koleji’nin ardından lisans eğitimini İstanbul Bilgi Üniversitesi Medya ve İletişim Sistemleri bölümünde tamamladı. Üniversite eğitimi sırasında branş derslerine ek olarak görsel dersler almayı seçti. Üniversite son sınıfta farklı atölyelerde eğitim aldı. Bu çalışmaları sırasında ressam Cavit Atmaca’nın atölyesine devam etti. Ağırlıklı olarak akrilik çalışmalarının yanı sıra tekstil desenleri de tasarlıyor. İzmir’de çalışmalarını sürdürmektedir.

Yusufçuk Yazı, 3-18 Temmuz tarihleri arasında Galeri A’da izleyiciye sunulacaktır.