Sergi: Duygular&Foça


Elifcan Kaner ve Zeynep Atik Miniscalco’nun “Duygular&Foça” ismini taşıyan, anne-kız sergisinde Duygular ve Foça’nın kedilerini ele aldığı resim çalışmaları yer alıyor. Kaner ve Miniscalco resim çalışmalarında duyguların derinliği ve kedilerin Foça’ya kattığı değerlere yer veriyor.

Sergi: Doğa’dan Dokular

Nuri Aslan’ın “Doğa’dan Dokular” ismini taşıyan, kişisel sergisinde doğayı ele alan resim çalışmaları yer alıyor. Sanatçı, doğal mekânların en bilinenlerinden kayalar, vadiler, ağaçlar, dereler, taşlar, tepeler, dağlar, ormanlar, patikalar vs. ve onların renkleri, dokuları hayatımızda önemli etkilerini ele almıştır.

Karma Sergi

Ayşegül Doğan, Betül Güney, Dicle Çiftçi, Emre Aydos ve Fatih Altan’ın eserlerinden oluşan “Karma Sergi” 6-31 Aralık 2018 tarihleri arasında Galeri A’da… Tüm sanatseverleri bekliyoruz.

Ayşegül Doğan
İzmir, 1990
Dokuz Eylül Güzel Sanatlar Fakültesi Resim bölümü mezunu. Üretimine Alsancak Umurbey Mahallesi’nde (Darağaç) atölyesinde devam etmektedir.
35. DYO Resim Yarışması (2012) ve O’Art Sanat Yarışması’nda (2016) “Otoportre” ile birincilik ödülü almıştır.

Dicle Çiftçi
29 ocak 1989
2009-2015 İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi,Resim Bölümü mezunu. Çalışmalarına İzmir’de kişisel atölyesinde devam ediyor.

Günümüz medya iletişim araçlarında ve pek çok alanda,özellikle kadın bedeni üzerinde kurulan büyük baskı ve belli kalıplara sığdırma durumuyla çokça karşılaşmaktayız.Teşhir edilen ve metalaştırılan kadın bedeninin her zaman çok daha fazla satması,kendini izletmesi kaçınılmaz olduğu gibi,pek çok sektörde kadın imgesinin böylesine kullanılması normalleştirilmiştir. Aslında,kadının karakterini oluşturan ve onu öteki kadınlardan ayıran en önemli şeylerden biri kusurdur.Bu sebeple,kadının kusursuz olması gerektiği kuralını hiçe sayarak,toplum tarafından güzellik standartlarının dışında kalan,olduğu gibi ve karakteristik figürleri kendime konu edindim.

Fatih Altan
İzmir, 1993
2011 yılında Dokuz Eylül Güzel Sanatlar Fakültesi Resim bölümüne girdi. 2015 yılından beri yaşamına ve üretimine Alsancak Umurbey Mahallesi’ndeki (Darağaç) kişisel atölyesinde devam ediyor. Günlük yaşam ve toplumsal hafıza etkisinde ürettiği işlerinde, farklı olguları temsil eden renkleri anlık olayların tepkisel hareketiyle birleştiriyor. Refleksif gelişen üretim sürecinde, deneyimlenen gerçekliği tanınmaz hale getirirken politik bir duruş sergiliyor.

Emre Aydos
Ankara, 1991
Lisans eğitimini Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik ve Cam Tasarımı Bölümü’nde tamamladı. Aynı okulda Seramik ve Cam Tasarımı Bölümü’nde yüksek lisans eğitimine devam etmektedir. Ulusal ve uluslararası birçok sempozyumlarda ve sergilerde yer almıştır.
İnsan yaşamı ile seramik oluşum süreci arasında bir benzerlik kuruyor. İnsanlar doğumdan ölüme kadar hayatın farklı evrelerinden geçiyor ve bu aşamaları üç önemli sürece benzetiyor. Seramiğin kuruma sürecini büyümekte olan bir bebeğe, ilk pişirimden sonraki süreci gençlik dönemine ve sırlanma sürecini ise ileri yaşlarda olgunlaşmış, hayatın her evresini yaşamış bir insan yaşamıyla ilişkilendirmektedir.

Betül Güney
İzmir, 1975
2001 – 1997 Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi mezunu.
Yapıbozumcu düşünce biçimi modernliğin eleştirisini postmodern bir bakışla gerçekleştirir. Derida ‘nın ortaya koyduğu yapıbozumcu yöntem ile metin incelendiğinde, bütünlüğün bozularak tutarlığın ortadan kalkması, geleneksel karşıtlıkların tersyüz edilmesi hedeflenir. Yapıbozumcu yöntem, bir metni taşıyan öze ulaşmayı, metnin büyüsünü bozmayı, ondaki çift anlamlılıklardan ve karşıtlıklardan yararlanarak metni tersyüz etmeyi, anlaşılırlığını ve okunurluluğunu bozmayı, aşırı yorum ve zorlamayla aynı metin içinde başka bir metin çıkarmayı hedefler. Söz konusu yöntem, 2001 – 2018 tarihleri arasında gerçekletirdiğim işlerin altyapısını oluşturur. İlintilendirdiğim işlerde puzzle’sı bir estetikle;postmodern bir yaklaşımla, real bağlarından koparılarak yapıbozuma uğratılıp yeni bir estetik kurguyla tekrar resim düzlemindeki yerlerini almaktadır.

Karma sergi, 6-31 Aralık 2018 tarihleri arasında Galeri A’da izleyiciye sunulacaktır.

www.galeri-a.com.tr
twitter: @galeri_a_izmir
instagram: @galeri_a_izmir
facebook/Asanatgalerisi

“Cehennem’e bir kez uğrayanın

üstüne siner ölümün kokusu

Karışır aklı en sağlam olanın bile

Çekilir kanı, bağı bahçesi hastalanır

Çölleşir sulak tarlası bile…”

 

Bu alıntı günümüzden 5000 – 6000 yıl önce yaşandığı söylenen Mezopotamya’da kurulu Sümer kent devletlerinden Uruk kralı Gılgamış’ın,  öldükten ancak 1000 yıl kadar sonra yazının (çivi yazısı) keşfedilmesi sonucu  kulaktan kulağa yayılarak gelen trajik destanı sayılan Gılgamış Destanı‘ın hemen girişinde yer alıyor. Bilindiği üzere destan, bir canlı olarak güçlü insan cinsinin tipik temsilcilerinin ilklerinden sayılan Gılgamış’ın kadim Ölüm‘e karşı Sonsuz Yaşam arayışının binlerce yıl öncesine dayalı tarihin en eski yazılı metni olarak kabul ediliyor.  Mezopotamya’da kurulu Sümer ülkesi Uruk kenti kralı Gılgamış, Tanrılara Sonsuz bir Yaşam sunulurken neden İnsana sınırlı bir yaşam bırakıldığını insani ve toplumsal olarak sorgulayan efsanevi bir kişilik…

Ekrem Kahraman, Gılgamış Destanı’yla ilk kez, 1970 yılı başlarında henüz öğrenciyken Devlet Güzel Sanatlar Akademisi öğretim üyelerinden Belkis Mutlu’ya ait Efsanelerin İzinde kitabıyla tanıştı ve bir daha da hayatından hiç çıkarmadı.Sanatçı, 2015 yılında kendisinden bir dergi için istenen Dante ve onun İlahi Komedya‘sıyla ilgili bir yazı üzerine çalışırken İlahi Komedya’nın izleri onu önce büyük İslam düşünürlerinden Ebu Ala el Maarri‘ye, sonra da daha derin bir etkiyle Gılgamış Destanı‘na yeniden götürecektir. Sanatçının kendi tanımlamasıyla Büyük İnsanlık sanki hep aynı yerinden, aynı neden durumdan ötürü sürekli pot vermektedir. Bir dizi paralel toplumsal, kültürel sıkıntı ve çıkmazın üst üste binmesiyle oluşan bu doğal, kendiliğinden potlar aklımızın ve gözlerimizin basiretine sert bir biçimde çarparak kendi kırılgan gerçekliğini unutkan hafızalarımıza ve kafamıza kafamıza vurmaktadır sanki: Mezopotamya kültürlerinin tarihe geçirdiği Gılgamış Destanı‘ndan, yine aynı dönemlerde ortaya çıkan Zerdüşt dininin etkin din adamlarından Arda Virâf’ın Ardavirafname‘sine, Gılgamış Destanı ve Ardavirafname’den Homeros’un İlyada‘sına, Homeros’tan Elealı Parmenides’in gerçeklik  arayışına çıktığı Doğa Üzerine şiirine, Parmenides’ten Vergilius’un Troialı kahraman Aeneas’ın epik destanına, Vergilius’un Aeneas’ından Hz. Muhammed’in Miraç Gecesi meseline ve oradan da Dante’nin İlahi Komedyası‘na varana kadar bildik bütün kadim destansal ya da dinsel anlatılar aynı imgesel insanlık çizgisini sürdürürler. Bu, tarihsel kadim bir anlatı geleneğidir. Aralarında binlerce yıllık zaman dilimleri, katmanları sıralansa da söz konusu bu dinsel, yarı dinsel, destansal metinler aslında hem birbiriyle iç içedirler hem de birbirine eklemlenip yenilenerek gelişen geleneksel -edebi- metinlerdir. Belki de günümüzde yeterince fark edilmese de muhtemeldir ki sonsuza kadar da yinelenmeye devam edecek…”

Kahraman, bu yoğun etki ve duyumlarla başladığı Gılgamış’ın Yaprakları dizisi resimlerine aynı süreçte başladı ve tıpkı çivi yazısı tekniğiyle sürdürdüğü çalışmalarını 2016 yılında İstanbul’da RENART Sanat Galerisinde sergiledi. Sadece yazı ve sergiyle de yetinmedi; ünlü Asur kralı Asurbanipal’ın isteği üzerine Gılgamış Destanı’nın elimizdeki biçimiyle ilk yazarı olarak kabul gören ve M.Ö. 1300-1000 yılları arasında Asurlu ya da Akadlı olduğu söylenen “Şeytan Kovucu” ünlü şair Sîn-lēqi-unninni’den 3000 yıl sonra ikinci yeniden yazımını gerçekleştirdi ve adını da Gılgamışın Yaprakları olarak koyup yepyeni çağdaş bir destan olarak sergisiyle birlikte bir kitap olarak yayımladı.

Sanatçı orada da durmadı: Doğu ve Batı mitolojileriyle ilgili bir dizi yazı kaleme aldı ve çeşitli dergilerde yayımladı. İçine çekildiği bu entelektüel / insani duyumsal girdaplarının içerisindeyken de Gılgamışın Yapraklarıyla bağlantılı olarak Hatırlama ve Söyleme Zamanları başlıklı yeni bir destansı büyük bir şiire ve resim dizine başladı.Sanatçı İzmir Galeri A’daki bu yeni sergisinde birbirine bağlı bu iki dizinin resimlerinden bir seçkiyi sergiliyor.Sanatçının sergisi sırasında konuya ilgilenen izleyici ve okuyucularına Gılgamışın Yaprakları kitabına da ayrıca sunulacak.

 

“İnsanoğlu bir bilinmezdir, ona bakmak insanın başını döndürür” diye konuşturur başkahramanı Woyzeck’i ünlü oyun yazarı Georg Büchner. Bu oyun sadece insanları tükenmişliğin çağına davet edip, bilimin insan hayatı üzerindeki etkisini irdelemekle kalmaz, aynı zamanda modern dünyaya geçiş aşamasında insanın yalnızlaşmasını da konu alır. Bu açıdan bakıldığında insanda tükenenin sadece beden değil, benlik ve zihin de olduğu belki de ilk defa bu kadar açıkça betimlenmiştir. O günden bu güne, bu sıkışıklık ve bastırılmışlığın neden olduğu karmaşa sanat dünyasını yeni denemelere yöneltmiştir. Modern insan sürekli bir şekilde sanatın ana konusu olmuş, kaos içindeki benliğini orada aramış, ve bu durum kendisine yeniden başka bir gözle bakma imkanı tanımıştır. Fakat, aslen bir iletişim biçimi olan sanat, her zaman kendisini istediği ölçüde ifade edememiş, yine ve yeniden bambaşka denemelerle seyircisinin karşısına çıkmış ve onları bu durumun farkına varmaya çağırmıştır. Toplumun geçirdiği sürece ortak olmak, onu zaman zaman figürde hayal gücünün derinlikleriyle yansıtmak, sanatın ve sanatçının ve pek tabii ressamların gizil ya da açık her daim temel sorunu olmuştur. Bu açıdan bakıldığında modern dünyanın getirdiği olumsuzluklar arasında yabancılaşma ve yalnızlaşma meseleleri birincil öneme sahip olarak, sanatçıların zihnini sürekli meşgul etmiştir. Böylece sanatçı, tüketilen benliklerin sancısını dışarı vurmak ve fırçanın egemenliğine bırakmak için, kendi sırtını da bir türlü yaslayamadığı bu toplumsal rahatsızlık hali içinde, doğru soruları sorarak bir çıkış yolu arar. Ben işte bu noktada, yinelenen sanatsal üretimime karşılık, ya bir şey eksiltme ya da bir şey çıkartma ihtiyacı duydum. Soyut çözümlemelerim gündelik deneyim çemberinde oradan oraya savrulan figürlerime alan yaratan yığın bloklara yol arkadaşlığı etmeye başladı. Asıl derdin mekânın vazgeçilmez çekiciliği olduğu, sürekli hareket halindeki yeni arayışların insanların gündelik hayatının temelini oluşturduğu zamanımızda, tüm bunları bulmak zorunda olmadığını iddia etmek cesurcadır, sanat ise bir cesaret işidir. Emile Zola’nın da dediği gibi “Ben burada yüksek sesle yaşamak için varım”. Ve bu yüzden diyorum ki;

‘Şimdi oradayım, kendime çok uzak bir yerde, kendimle başbaşayım.’

Yudum Akkuş

Alternate: Sergi

“HER TEK BİÇİMLİLİK KENDİNİ KANDIRMAKTIR.”

Avusturyalı filozof ve bilim felsefecisi, bilimsel anarşizmin öncüsü ve bilimin Dadacısı olarak anılan Paul Karl Feyerabend; “Nasıl İyi Bir Deneyci Olunur: Bilgi Sorunlarında Hoşgörü Adına Bir Savunma” adlı yazısında bilimin deneyselliği üzerine sorgulamalara girişmiştir. “Her tek biçimlilik kendini kandırmaktır” alt başlığı bu yazısında yer alır. Salt bu alt başlık bile başlı başına -bilimle iç içe geçmiş günümüz sanatında da- sorgulanabilir biçimler veya teknik dogmalar üzerine söylenebilecek sözlerden biridir. Biçimi bu noktada yine bir başka Avusturyalı Ernst Fischer’ın düşündüğü şekilde ele almamız gerekir. Ernst Fischer’a göre biçim sadece maddesel formu temsil etmez, maddelerle koşullu somutlaşmış toplumsal yaşantının temsilidir aynı zamanda. Bu pencereden bakıldığında, biçim başlı başına formelliğe karşılık gelmez, onu oluşturan tüm kültür ögelerinin de tözel alegorisidir.
Sanatın deneysellik ve sürdürülebilirliği “tek biçimlilik” dünyasında bir kaçış yolu vaadiyle karşımıza çıkar. Bu sergi de kaçışın yarattığı ivme sayesinde sıradanlığın dünyasında alternatif olanın keyfini çıkarmak üzerine kurgulanmıştır.

Sanatçılar

Anna Dòra Szepesi

Atay Gergin

Aysel Güneş

Borga Kantürk

Buket Aslantepe

Ceren Bulut

Efe Türkel

Gökçen Ergür

Imran Faizyab Jatoi

Lale Dilbaş

Maria Jo Cabezas

Mustafa Ağatekin

Sebla Selin Ok

Zafer Güngen

 

 

 

Sergi 10 Nisan 2018 tarihinden itibaren izleyiciye açık olacaktır.
Sanatçı konuşması ve sergi açılışı 13 Nisan 2018 Cuma günüdür.