SERGİ : “İMİTA” Karma Sergi

“İnsanoğlu doğa ile birlikte evrildi. Bu süreçte doğayı daha fazla anlamaya, sevmeye, onun içinde yaşamaya başladı. Doğanın güzelliklerine hayran oldu. Hep anlatacak bir şeyi oldu. Bunu bazen mağara duvarına kazıyarak, bazen bir tahtayı yontarak dile getirdi. Doğadan ilham aldı, doğanın güzelliklerini taklit etti. Bu güzellikleri anlatırken de kendinden bir şeyler kattı. Sanat böyle doğdu.
İzmirli 5 sanatçı da doğadan esinlenerek ürettikleri eserleri ile birbirini bütünleyerek İMİTA sergisinde buluştu. Bir karma sergiden öte bir karışım sergi İMİTA. Birlikte oluşturulan bir lezzet, ortak bir tat. Ortak söylenen bir şarkı. En büyük ilham kaynağımız doğa diyen beş yüreğin bir melodide buluşması.”

SERGİ: Kusursuz Bahçe

KUSURSUZ BAHÇE

GÖKHAN BİRİNCİ

Bahçe, kendiliğinden ya da değil. Kendi anlamlarını yaratan, geçicilikleri ve dönüşümleri belirli yöntemlerle geleceğe taşınan mekandır. Bu akışkan görünümlerin gelecekteki temsillerinin başka türden bir yüzeyde karşılık bulma potansiyelleri vardır. Belleğin sistemli bir biçimde geri çağırılması gibi Bahçe’nin özü, tüm zaman kiplerini içerir gibi görünürken aslında belleğin akışkanlığına benzer. Belleğin bu dinamizmi, kaos ve armoninin bir arada bulunabildiği, deneyimsellikten beslenen  ve ‘yeni’ olanı gün yüzüne çıkaran bir türdedir. Bir palimpsest gibi yeniden yazılır, hatırlama edimi başka bir forma dönüşür.

‘Kusursuz Bahçe’ Sergisi, sanatçının sunduğu hatırlama yöntemleriyle doğayla ilintili bir sürece imkan sağlıyor. Bu türden bir algı deneyimi parçadan bütüne ulaşma potansiyelini kesitler aracılığıyla iletiyor. Fotoğrafın optik bakışıyla ilişkili sofistike karanlık oda teknikleriyle, doğanın koreografisini ve öznel belleğini sorgularken, söz konusu peyzaja formların varyasyonları aracılığı ile biricik olanı hatırlatan bir yorumlama sergiliyor. Duyarkat üzerinde, sanatçının türlü temasları ve kararları ile şekillenen; bazıları kendi başına, bazıları ardcıları ile anlam kazanan bir bellek bahçesi, kusursuza açılan bir bahçe düşü, deneyimin kendisini tümden bir bakışla ortaya koyan ideal bir bellek arayışı.

“Doğayla Barışmak Onu Korumaktır” Organik Eserler Sergisi / Özlem Kalmaz

Özlem Kalmaz

1980 yılında İzmir’de doğdu. 2002’de Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi Güzel Sanatlar Eğitimi Resim-İş Öğretmenliği bölümünden mezun oldu. Lisans eğitiminden sonra 3,5 yıl İngiltere’de yaşadı. Yüksek Lisansını 2018 yılında aynı üniversitenin Eğitim Bilimleri Enstitüsü Güzel Sanatlar Eğitimi Anabilim Dalı, Resim-İş Öğretmenliği programında tamamladı. Halen Yaşar Üniversitesi’nde Sanat ve Tasarım Bölümünde Doktora öğrenimini tez aşamasında sürdürmektedir. Polonya, Wroclaw’daki Doctoral School of The Eugeniusz Geppert Academy of Art and Design Üniversitesi’nde Erasmus değişim programı kapsamında doktora öğrencisi olarak eğitiminin 2022-2023 güz döneminde bulunmuş ve orada aynı programa katılan çeşitli ülkelerden sanatçılar ve kendisinin de dahil olduğu ‘‘Art Rendez-vous Sumsare’’ sergisinin küratörlüğü yapmıştır. Yurtiçi ve yurtdışında çeşitli uluslararası karma sergilere ve bienallere katılım sağlamıştır. 2021 Yılında 13. Floransa Bienali’nin düzenlemiş olduğu ‘‘International Open Call Competition’’ adlı yarışmada finalistlerden biri olmuştur. 2024 yılında düzenlenen İzmir Akdeniz Bienali’nde Sergileme Koordinatörü olarak görev almıştır. İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sanat Dairesi Başkanlığı, Kültür ve Sanat Şube Müdürlüğünün Sergi Koordinatörlüğü biriminde Sorumlu Koordinatör olarak görev yapmaktadır.

Çalışmalarım Hakkında                                                     

Organik ve organik geri dönüşüm malzemeleriyle sanatsal çalışmalarımı yaparak, insanları organik beslenme, giyinme, üretim ve yaşama daha bağlı kılma vurgusu yapmak ve günümüzün en can alıcı sorunlarının başında gelen ekolojik yıkıma karşı duyarlılık yaratma temelinde tematik çalışmalar yapmaktayım. ‘‘Doğayla Barışmak Onu Korumaktır’’ adı altında yaptığım tuval resimlerim, doğada oluşturduğum ve çeşitli metaforik göndermeler içeren düzenlemelerim sanatsal üretimlerimin başında gelmektedir. Bunun yanında özellikle tuval resimlerimde kadını ön plana çıkarmam bir yanıyla da insan doğa ilişkisinde kadının doğaya daha barışçıl bir bağının olduğunu vurgulamaktadır.

Özlem Kalmaz’ın Çalışmalarında Üç Israr

Sanatın tarihsel serüveni toplumların içinde bulundukları sosyal, politik ve ekonomik şartlara göre şekillenerek günümüze kadar gelinmiştir. Dolayısıyla günümüzün sanatı da bugünün koşullarına göre bir muhtevaya sahiptir. Toplumları derinden sarsan savaşlar, hastalıklar, doğal afetler geçmişte olduğu gibi günümüzde de sürmektedir. Tüm bu yakıcı, yıkıcı ve yok edici sorunlara son yüzyılımızda bütün gezegeni tehdit eden ekolojik yıkım sorunu da eklenmiştir. Bunun sebepleri elbette kapitalist sistemin ekonomik ve sosyal yapılanmasıyla alakalıdır. Böylesi yapılanma ve gidişata karşı muhalif çıkışların son yıllarda artarak geliştiğini görmekteyiz. Sanatçıların özellikle batı ülkelerinde 60’lı yıllardan beri sistem kritiği yapan üretimler yaptığını biliyoruz. Hatta direkt ekolojiyi sanatsal üretimlerinin merkezine koyan sanatçıların sayısı gün geçtikçe artmaktadır. Ülkemizde de benzeri yansımaların giderek arttığını görmekteyiz. Özlem Kamaz’da bunlardan biri olmaya adaydır. Özlem’in çalışmalarını son yıllarda yakından takip ediyorum. Çalışmalarında organik malzeme kullanma yönündeki ısrarını ilgiyle izlemekteyim. Oldukça kısıtlı olanakları olan bu seçimi yapmasındaki kararını takdirle karşılıyorum. Son yıllarda “Doğayla Barışmak Onu Korumaktır” diye adlandırdığı bir dizi çalışmasını bahsettiğimiz malzemelerden oluşturmuştur. Elbette dikkate değer nokta sadece kullandığı malzemede ısrar etmesi değildir. Burada ekolojik yıkıma karşı bir duruşu da görmek lazım. Hatta kadını öne çıkaran kimi çalışmalarında kadının doğayla “daha barışık ve üretkendir” metaforunu görmekteyiz. Organik tuval üzerine yine organik ipler, bezler vb. malzemeler kullanan sanatçı, estetik kaygılarını da kararlı bir şekilde yüzeye yansıtmaktadır. Kimi yerde geometrik kompozisyonlar şeklinde simetrik, kimi yerde önemsenmesi gereken figürü merkeze koyan merkezi bir denge arayışına gittiğini görmekteyiz. Bu denge ile birlikte renk dağılımları da estetik kaygılarını dışa vuran bir çabayı bize göstermektedir.

Sonuç olarak, Özlem’in çalışmalarında üç ısrar dediğimiz organik malzeme, ekolojik duyarlılık ve estetik kaygılar öne çıkmaktadır. Ekolojiye duyarlılık bağlamındaki kararlılığının devamı dileğiyle.

Nuri Aslan

Şubat 2024

Sergi: Laure Daviron

Laure Daviron
Laure Daviron’un övgüye değer detaycılığı, eserlerinin nadiren sergilenmesine yol açmış ve bu nedenle, bu şaşırtıcı dışavurumları, bazen kendini toprağın kalınlığına demirleyen, bazen de yeryüzünden gelen bir ivme ile yükselerek siyah, kahverengi ve beyazın tüm tonlarını kat eden bir kaosu ortaya çıkaran bu soyutlama rüzgârını iki ayrı mekanda keşfetmek olağanüstü ve harika bir fırsat.
Bu konudaki ilk bariz gözlem eserlerin tekil oldukları. Laure Daviron tamamen kendine ait bir konu icat ediyor. Çalışmaları herhangi bir akımın bir parçası değil. Resimleri insan türünü görmezden geliyor ve dünyanın, Yaratılış’ın ve Tufan’ın gizemini ortaya koyuyor.
Bu, maddeselliğin kısıtlamalarından kurtulmuş bir hayal gücünün etkisi altında her şeyin yapısızlaştırıldığı ve yeniden inşa edildiği bir zıtlıklar ve duyarlılık dünyasıdır. Burada “gerçeklik” yalnızca “parçalanma” ve “bulutların” hareketlerinde var olur: burada yüzen şey ayrışır. Çizgilerin ve renklerin, rüzgarların ve dalgaların hareketleri altında kaybolup gittiği, belirsiz ve kaotik gökyüzü ve deniz, asla bıkmayacağımız bir gösteri teşkil eder.
Sağanaklar, fırtınalar, eziyet dolu manzaralar, sisli zirveler, mağaralar hayallere dönüşür, sadece hayal gücünün isteğinin kaderine hükmettiği seraplar, vizyonlar düşlem ve karanlığın tadını ortaya çıkarır.
Karanlıktan aydınlığa. Laure Daviron’a göre, “gölgenin karmaşık bir yansıması” olan dünya, karanlığa doğru daha fazla eğilir; donuk bir karanlık değil, gölgelerin ortaya çıktığı, konturların şekillendiği ve ışığın ve yaşamın başlangıcını oluşturan bir karanlık. Doğal unsurların birbirine zıt mücadelesinin simgesi olan gece ve gündüzün savaşı, yeryüzü ve gökyüzünün, rüzgâr ve denizin savaşı da olabilir. Gece aydınlıkken güneş siyah olabilir. Işık nereden gelir ve bu ışık nedir? Yıldızların mı, güneşin mi, ayın mı, yoksa geminin fırtınaya karşı verdiği amansız mücadelenin ışığı mıdır? İnsanın ölüme karşı mücadelesi de olabilir, çünkü dünyayı kavramak için kişinin kendi “korkutucu ışık gölgesine” eğilmesi gerekir.
Laure Daviron bu görsel incelikleri, bu dokunuş okşamalarını, bu nadir nüansları, tüm bu kromatik süslemeleri, sadece onlarla hemen çelişki yaratmak için çoğaltıyor, görmemizi sağlamak için onların içinden geçen dikeyleri ve yatayları üst üste bindiriyor, bize köklerin yeraltı dünyasını, sadece hayal gücünün hevesinin imgenin kaderine hükmettiği bir kozmosu gösteriyor, bilincimizden kaçan bir kaygının yolunu açıyor: gölge ve ışığın sonsuz alanlarında yer alan görünmeze daha iyi kavramak için.
Bu eserler karşısında Nietzsche’nin şu sözlerini hatırlamalıyız: “Eğer uçuruma uzun süre bakarsan, uçurum da sana bakacaktır.”
Jean-Luc Maeso
Sergi Küratörü

BIYOGRAFYA

1970 doğumlu Laure Daviron, resim yapmaya on altı yaşında Toulouse’da bir suluboya sanatçısının yanında başlar.
Felsefe eğitimi ve çalışma hayatı arasında on yıl boyunca kendi başına çalışır, çeşitli teknikler dener (kuru pastel, yağlı pastel, çini mürekkebi, kolaj, yağlıboya, suluboya) ve 1992’den 1995’e kadar Paris’teki “güzel sanat atölyelerine” katılır.
1995 ve 2008 yılları arasında, kendi derinliklerine inmesini sağlayacak bir ara vermeye karar verir.
2009 yılında, resim hayatına önlenemez bir güç olarak geri döner ve çeşitli teknikleri öğrendiği ve yağlı boya resim bilgisini genişlettiği natüralist ressam Hélène LEGRAND’ın öğrencisi olur.
2010 yılında kendini tamamen resme adamaya karar verir ve 2013 yılına kadar Yüksek Sanat Okulu’nda (Ecole Supérieure d’Art) akşam atölyelerine katıldığı Clermont-Ferrand’a taşınır.

2010 yılından 2015 yılına kadar çalışmalarına ilişkin Chamalières’deki Amac galerisideki retrospektif sergi metninden alıntılar:
Benim yolum, ruhani boyutu zemin alarak insanlık durumunun keşfine dayanıyor. Bu ruhani boyut, resimsel bir kelime olarak, dünyaya bakış açımın hem sabitliğini hem de yenilenmesini yansıtıyor ve gerçek ile gayri maddi arasındaki sınırda, sorgulayıcı bir yerde konumlanıyor. Temalar genellikle şiirsel ya da metaforik olarak işleniyor…
Karışık teknikler oluşturuyorum. Kağıt veya tuval üzerine su, ceviz mürekkebi, çini mürekkebi ile başlıyorum. Sonra akrilik veya yağlı boya ile devam ediyorum. Resimlerimde pastel, kurşun kalem veya diğer malzemeleri de kullanabiliyorum.
2010 yılında işlediğim ilk konu dünyanın doğuşuydu: formun ortaya çıkışı, kaos ve yeniden yapılanma. Farklı güçleri incelemek beni zıtlıkları düşünmeye yöneltti ve bundan dolayı doğal olarak, bazı metaforlar ortaya çıktı. Üç yıl boyunca dünyanın derinliklerine gömüldüm – dünya nedir, nereden geliyor ve biz nereden geliyoruz? Bunlar dolaylı olarak farklı formatlarda, kağıt ve tuval üzerine sorulan sorular oldu.
2013 yılında, resimlerime başlamak için neredeyse sistematik olarak ceviz mürekkebi ve çini mürekkebi kullanmaya başladım.
Genel olarak, 2014’teki resimler somut dünya ile soyut dünya arasındaki bağlantıyı şiirsel ya da mahrem bir şekilde ele alıyor.
Koyu renk arka planları olan tuvaller, insanın derin mahremiyetini ve öteyle olan bağlantısını ele alıyor. Kâğıt üzerine yapılan eserlerde hareket kavramı hâkim – evren, zaman ve ruh.
2015 yılında, tuvalde olduğu gibi kağıt üzerinde de hala çalışmalar var. Hareket ve ilk hareketin spontanlığı devam ediyor. Burada söz konusu olan mekan-zaman, Varlık ve (hareket temasının devamı olarak) yörünge kavramı. Bununla birlikte, şiirsel yön mevcut olsa da, mahrem olandan daha evrensel bir vizyon eksenine geçiyoruz.

Sergi: Ortada/ it

Umut Azad Akkel’in Almanya ve Türkiye’de gerçekleşmesi planlanan “Ortada/it” projesinin ilk ayağı olan Çocuk Oyuncağı ve “Cube with holes on it” isimli yerleştirmeleri 20 – 27 Aralık tarihlerinde İzmir Galeri A’da görülebilir.

Bu proje, Paulo Freire’nin “Ezilenlerin Pedagojisi” kitabının ilham verdiği sosyal kodları ve bunların oyun teması aracılığıyla ele alındığı bir deneyimi hedefliyor. Temel ve herkesçe aynı olduğu düşünülen kavramların, potansiyel karşıtları olma ihtimalini irdeleyen bu proje eşitlik, ayrımcılık, haz gibi kavramların herkes için aynı yerde durmaması ve bu farklılıkları sorgularken aslında birer faile dönüşebilme ihtimali üzerine düşünme alanına davet ediyor. Aynı zamanda sanatçının kendi deneyiminde  yaşadığı kırılımlar, sosyal dışlanma, aidiyet, bir sosyal grubun parçası olmak ya da olamama serüveninden hareketle sosyal alanlarımıza sorular sormayı hedefliyor.

Bir oyunun parçası olmak

İktidar sahibine öykünen ezilenin, rollerin değiştiği bir kurguda tahakküm ve kontrol mekanizmalarını aynı şekilde kullanma olasılığını gözden kaçırıyor muyuz? Oyun, bu dinamikleri küçük bir simülasyon olarak sunarken aynı zamanda eşitlik ve ayrıcalık, kazanma ve kaybetme, güç ve zayıflık gibi karşıtlıkları ele alarak, hem oyunda hem de gerçek yaşamda hangi rolleri üstlendiğimizi sorgulamamıza olanak tanıyabilir.

İddiası eşit şartlarda başlamak olan bir oyunda, avantajlı ve dezavantajlı tarafların kim olduğunun sorgulanması, eşitsizlik ve ayrımcılığın nasıl da birbirine bağlı olduğunu düşündürürken; zarar verme arzusu, rekabeti ve zafer hissinin olası failliğine odaklanıyor, eşitlenme tahayyülüyle ayrıcalığın konfor alanından çıkamadığımız yerleri mercek altına alıyor.

SERGİ: MARDİVEN

MARDİVEN projesi, “ATÖLYE İLE” yi oluşturan üç fotoğraf tutkununun katkı koyup bütünleştirdiği bir çalışmadır.

MARDİVEN, ortak Mardin gezimizde kent ve yöresinin etkileyici atmosferinin bize verdiği ilham sonucu hayata geçen bu çok katmanlı çalışma bir anlamda şehrin çok kültürlü zenginliğinin metaforik bir temsilidir. Kentin dokusunun kaçınılmaz unsuru merdivenler ise projemizin adının doğuş noktası olmuştur.

Gezi sonrasında, yaşamakta olduğumuz(Karaburun, Bükreş, İzmir olmak üzere) üç ayrı yerden, sırayla, üç ayrı göz ürünü Mardin görsellerini yaklaşık bir yıl boyunca birbirimize bir sistem dahilince ilettik; kullanılan dijital katmanlarla fotoğraflarımız son şekillerini aldılar.

Mardin’in zengin kültürel yapısı bu çoklu çalışmamızın ilk ve başlıca motivasyonuydu. Teknik olarak katmanlarla çalışırken görsellerimiz Mardin’in çok katmanlı kültürel yapısına paralel olarak gelişti. Çalışmalarda toprak renkleri kentin mimari yapısını ve yıllanmış geçmişini yansıtırken, canlı renkler bugünün hareket dolu yaşamını ifadesi oldu; ortak hafızamızda yer alan imgeler, çalışmalarımızda soyutlanarak kendi görsel estetiğini yarattılar.

Ayrı kültürlerin buluşması ve uyumunun simgesi olmuş Mardin kentine dair bu proje, üç farklı fotoğraf dilinin son bir görselde uyumla bütünleşmesi dolayısıyla, ‘farklılıklarının bir aradalığı’ kavramına bir güzelleme olarak düşünülebilir.

Renklerin zenginliği ve katmanların derinliği, bu coğrafyanın şarabının damakta kalan nefis lezzetini yansıtıyor olsa gerek!”

MARDİVEN project is the work of three ambitions photographers who are members of the collective “Atölye İLE“, where following the contribution of each one on the same image, a single integrated image was produced.

MARDİVEN, a multi-layered work which came to being as a result of the inspirations we felt in the fantastic atmosphere of the city and its environs during our visit to Mardin together; it is, in a way, a metaphoric repsentation of the city’s richness and multi-layered culture. The word merdiven(meaning stairs in Turkish), as the unavoidable elements of the city’s texture, is the source for the birth of project’s title.

After the trip, from our residences apart from each other (to name them: Karaburun,Bucharest, İzmir), we systematically shared for a period of approximately a year the Mardin images created with three different eyes using digital layers for the layers for the purpose of producing single final images.

The rich cultural structure of Mardin was the instant and main motivation that led us to work on this multi-layered project. As we worked together technically with layers, the images developed in richness parallel to the multi-layered cultural structure of Mardin. In the images; as earth colors represented the city’s architectural structure and its ages past, vivid colors expressed today’s life full movement; the common impressions in our minds turned abstract, creating an authentic visual aesthetic.

Because of three photographic languages integrated in a final image with harmony, this project about Mardin-the melting pot of cultures and symbol of harmony, can be considered as praise to ‘the coexistence of differences’ concept.

The richness of colors and the depth of layers must be reflecting the delicious taste this region’s wine leaves on the palate!”

SERGİ: MÜHÜRLENMİŞ

Hepimizin hafızasında, derinlerde, yoğun duygularla varlığımızı etkileyen yaşanmışlıklar saklıdır. Üstü örtülü, hapsedilmiş, hatta mühürlenmiş bu anılar bizimle birlikte yaşarlar ve bir gün paylaşılmak, gün ışığına çıkmak için beklerler.

MÜHÜRLENMİŞ; anıları kadar fotoğraf dilleri de farklı ATÖLYE İLE üyeleri İlke Coşkuner, İlknur Baltacı ve Liane Bencuya’nın, yürüttükleri atölye çalışmaları esnasında anılara ait paylaştıkları ortak duygular sonucu, her birinin benliğinde saklı anıları görünür kılmak isteğiyle oluşmuş üçlü bir projedir.

SEALED

We all have in our memory some hidden, uncovered, actually imprisoned experiences that effect our being with strong emotions. These experiences live along with us and wait for a time to be shared, to come into daylight.

Sealed is a threesome project produced by members of photography colletive “ATÖLYE İLE” İlke Coşkuner, İlknur Baltacı and Liane Bencuya, whose styles vary as much as what they hide deep in each one’s memory. In the course of working together, due to common emotions evoked when sharing one anothers’ memories, each one has decided to open up the imprisoned experiences of her being through her “sealed” work.